Arjantin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arjantin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2013

a continuacion


Artık Latin Amerika’ya ikinci gelişim olduğuna göre İspanyolca başlık atabilirim. Hatta bir daha gelirsem bloğumu İspanyolca bile yazabilirim. ‘a continuacion’ devamında demek. Eğer takip ettiyseniz blogun sonunu to be continued olarak bitirmiştim. Sözüne sadık bir kişi olarak aynen devam ediyorum.  Bu Latin Amerika denen bölge gez gez bitmiyor ki. Daha Güney Amerika kıtasının yarısını kaplayan Brezilya var ki henüz ayak basamadım. Artık başka bir kışa kaldı orası. Zaten biraz da Portekizce öğrenmem gerekiyor gitmeden önce. Öğrenmeden gidilmez mi? Gidilir elbet ama ben gittiğim yerlerde kendi dilleriyle iletişim kurmayı seviyorum. Ha diyeceksiniz ki Vietnam’da neyce konuştun. Bunun sonu yok tabi ama bir İspanyolca öğrendin mi üç yüz milyonla anlaşıyorsun. Eh iki yüz milyonla anlaşacak Fransızcam var, bir milyar da İngilizce desek.. Hay Allah! Yine de geriye beş buçuk milyar kalıyor. Neyse artık hayat kısa, bu kadar yeter.

Hatırlayacağınız üzere en son Buenos Aires’ten (BA) uçağa binip eve dönmüştüm. 2012 yılını nadasa bırakıp bu yıl BA’ den seyahate başladım. Elbette yine buraya bir tur getirip, bitiminde dönmeyerek ve evi kiraya vererek bu seyahati gerçekleştiriyorum. Bu artık bir Mutlu klasiği oldu. N’apalım başka türlü de yapma şansım yok zaten. Aslında daha erken gelebilseydim buradan Brezilya’ya devam ederdim ama geç geldiğim için bu sefer ancak 2 ay vaktim var. Zira Mayıs gibi İstanbul’da olup çalışmam lazım. Bu kış maalesef pek iyi geçmedi iş açısından. Her neyse bu dünyevi konuları bir kenara bırakıp biz yolumuza devam edelim. Geçen sene güneye inmem Mayısı bulduğundan Patagonya sezonunu kaçırmıştım. Nisan dedin mi Patagonya’ya kış çöküyor. Gerçi kış gelmese de Patagonya bir ‘mochilero’ nun (backpacker demek oluyor) kolay kolay gidebileceği bir yer değil. Bütçe açısından yani. Özetle Güney Amerika’nın en pahalı yeri. Gerçi benim o bölgede yaşayan iki arkadaşım var yıllardan beri. Cahit ve Cem. Bu iki kardeş Dalaman’da rafting rehberliği yaparken buralara gelip, dolaşıp sonunda kapağı Puerto Natales’e atıyorlar ve 7-8 yıldır Torres del Paine milli parkında trekking rehberliği yapıyorlar. Onlar orada yaşıyorlar ama Patagonya denen yer öyle sadece bir yerin adı değil ki. Bir kısmı Şili’de bir kısmı da Arjantin’de bulunan kocaman bir bölgenin adı. Anlayacağınız yine de çok para gerekiyor.

Ben geçen yıldan beri Aykut’un buraya yapacağı turun olmasını bekliyordum ki tur liderliği sayesinde bu bölgeyi bila bedel gezebileyim. Zaten tek karım da bu oldu. Zira turun bütçesi biraz kısıtlı olduğu için ücret almadan sadece masraflarımın karşılanması karşılığında gelmeye razı oldum. N’apalım hiç yoktan iyidir. Allahtan evi 2 ay kiraya verdim de biraz dengeledim durumu. Hayat böyle bir şey işte. Devamlı tercih yapmak durumunda kalıyorsun ve her tercih bir vazgeçiş ve aynı zamanda bir edinim oluyor. N’apcan gari. Şu fani dünyada elimden geldiği kadar hayallerimi gerçekleştirmeye çalışıyorum işte. Şimdi burada konuya bir saplama yapmak istiyorum. Bazen çevremdekiler ‘helal olsun sana’ ‘iyi cesaret’ filan gibi laflar ediyorlar.  Ya bunun neresi cesaret! Neticede bir bilet alıp geliyorsun ve cebindeki parana göre yiyip, içip geziyorsun. Asıl cesareti olan insanlar görüyorum seyahat ederken, onlarınkinin yanında benimkisi g.t gezdirmek kalıyor. Fotoğrafını çekemedim ama size aktarmaya çalışayım geçenlerde gördüğümü. Şili’ de Puero Varas denen kasabada akşam yemek için marketten bir şeyler almışım ve hostele dönüyorum. Yolda gördüğüm manzaraya inanamadım. İki bisikletli gezgin. Karı-koca. Bisikletlerinin arkasına bütün malzemelerini bağlamışlar, şehrin içinden geçiyorlar. Anlayacağınız bisikletle Latin Amerika’da geziyorlar. Bisikletle gezdiklerine göre de –en azından- çoğu zaman çadırda kalıyorlar. Hadi buraya kadarı olabilir diyelim ama adamın bindiği bisikletin arkasında bir bebek arabası var ona bağlı. Tek farkı, üstü kapanıyor ve tekerlekleri büyük. Görebildiğim kadarıyla içinde 2 yaşında bir bebek var. İşte cesaret bu! Daha önce birisi bir diğeri dört yaşında iki çocukları ve çadırlarıyla seyahat eden bir Fransız çifte rast gelmiştim ama bu beni gerçekten dumura uğrattı. Bunlar gibi günde 10 dolarlık bütçeyle gezen mi ararsın, yıllarca yollarda olanını mı, yürüyerek gezenleri mi, sadece çadırda kalıp otostopla seyahat edenleri mi. Asıl marifet onların ki. Netice de ben ve benim gibiler arada sefalet çeksek te, yorulsak ta oldukça standart bir iş yapıyoruz. Ama bu bizim ülkede çok uç bir durum gibi algılanıyor. Öyle ki her 6 ay bir yerlere giden Hürriyetin seyahat ekinde iki tam sayfa çıkıyor. ‘İşini bıraktı, dünyayı dolaştı’ Kardeşim burada binlerce var öyle dolaşan, hiçbiri gazetelere haber olmuyor. Sanki çok marifet. Ben kendi adıma sadece buralarda seyahat etmek istediğim için yapıyorum. Bir de çok sıkılıyorum memlekette. Aynı kısır muhabbetler, iğrenç politikacılar, çok konuşup bir halt etmeyen bir halk (ben de onlardan birisiyim elbette) bari gidip göreyim diyorum merak ettiğim yerleri. E, tabi memleketten ve tanıdığın bildiğin her şeyden uzakta aylarca oradan oraya giderken de arada ilginç hikayeler yaşanıyor, farklı fotoğraflar çıkıyor. Ya fotoğraf dedim de, bana bir fikir versenize yahu, aylarca bir sürü fotoğraf çektim, bunları nasıl değerlendirsem. Öyle muhteşem fotoğraflar değil ama eni konu düzgün fotoğraflar var gibi içlerinde. Nasıl değerlendirsem derken para-pul anlamında söylemiyorum. Yani o kadar emek verdim nasıl alsam  karşılığını manevi olarak bir türlü bir fikir bulamadım. 

Çenem düştü hala konuya giremedim gördüğünüz gibi. 13 kişilik kapalı bir grupla BA’e indik. Belki duymuşsunuzdur, THY BA’e direkt (tam direkt değil gerçi, Sao Paola’ya inip 2 saat kaldıktan sonra devam ediyor) uçuş başlattı. Yol 17 saat ama aktarma yapmaktan iyidir sanırım. Uçaklarda fena değil. Turun güzel tarafı rehberliğimizi sevgili arkadaşım Cem yapıyor. Böylelikle hem Cem’i görmüş oldum hem de tercüme yapmak derdinden kurtuldum. Turlarda beni en çok yoran konulardan biri devamlı tercüme yapmak. Grupta bir kişi bile olsa İngilizce anlamayan tercüme yapmak gerekiyor ve o bir kişi de hep oluyor. Rehberlerin İngilizcesi genelde iyi oluyor ama bir Vietnamlı ne kadar iyi konuşursa konuşsun kendine özgü telaffuzuyla konuştuğu İngilizceyi anlamak kabusa dönüşüyor. Bir de rehberliklerin kanıtlamak için bir sürü tarih ve tekrarlanması namümkün yer ve insan adları girince işin içine akşamları kafam kazan gibi oluyor.  

Arkada Maradona'nın takımı Boca Junior Stadı

Ateneo - dünyanın en güzel kitapevlerinden biri
Tekrar konumuza dönecek olursak, şehir turu falan filan, buraları geçiyorum ama ikinci gün şehre bir saat mesafede El Tigre denen kasabaya gittik. Burası Parana nehrinin oluşturduğu delta bölgesi. Deltada oluşan adacıklar üstüne insanlar evlerini kurmuşlar yazın ve hafta sonları yazlık olarak kullanıyorlar. Doğal olarak ulaşım, alışveriş her şey nehirde teknelerle yapılıyor. Neyse gittik gördük ve akşama tango şova gittik. Genelde turistik şovlar çok turistik olur ama bu sefer gayet keyifle izlenen bir şovdu. Eğer BA’da tango show izlemek isterseniz tango tarihinin aktarıldığı tematik bu şovu -El Querandi- tavsiye ederim. www.querandi.com.ar

El Tigre

El Querandi'detango show

Az kalsın unutuyordum. Arjantin’de fiyatlar uçmuş durumda. Resmi % 22 gayrı resmi Allah bilir kaç, enflasyon yüzünden hayat epey pahalanmış. 2 sene önce kaldığım hostelin 12 dolarlık fiyatı neredeyse 20 dolara yaklaşmış. Buranın Tansu Çiller’i olan Kristina ekonominin a..na koymuş. Tek farkı herkese iki anahtar vaat etmiyor. Döviz satın almak çok zorlaşmış, ithalat ve ihracata önemli kısıtlamalar gelmiş. Bunun sonucu olarak döviz karaborsası oluşmuş. Bu durum en çok nakit getiren turistlere yarıyor. Resmi kur olan 1 dolar = 5,2 peso karaborsada 7,5-8 pesodan alıcı buluyor. BA de La Florida caddesine giderseniz ‘cambio cambio’ diye fısıldayan tipleri görebilirsiniz. Ben normalde pek nakit taşımazdım ama bu sefer şansıma biraz vardı yanımda ve güvenilir gördüğüm bir tanesine yanaştım ve 500 doları 7,7 den bozdurdum. Dolayısıyla peso bazında param yüzde kırk filan arttı. Dolayısıyla size tavsiyem odur ki Arjantin’e gelirseniz nakit parayla gelin. Hiç olmazsa artan fiyatlara karşı durumu dengelemiş oluyorsunuz.

Şelale dediğin böyle olur
Buradan iki günlüğüne İguazu’ya geçtik ama bu bölümü de geçiyorum, zira daha önce yazmıştım. Yok, hemen geçmeyeyim. Geçen sefer 20 saatlik yolculuk bu sefer uçakla 1,5 saat sürdü. Paranın gözü kör olsun! Bir de daha önce sadece Arjantin tarafından gördüğüm şelaleleri bu sefer Brezilya tarafından da görmüş oldum. Şart mı derseniz şart değil. Brezilya tarafında şelaleleri biraz daha uzaktan ve genel olarak görüyorsunuz, Arjantin tarafında iyice yakından görüyorsunuz. Bence Arjantin tarafı çok daha etkileyici. Buradan BA aktarmalı uçuşu ile Patagonya’nın giriş kapısı sayılan El Calafate’ye uçtuk ve Patagonya turumuz başlamış oldu. Hem yiyip içtiğimi, hem gördüklerimi anlatıcam ama daha sonra. 
Şimdi yatmam lazım. Esen kalın efenim.

20 Mayıs 2012

GÜZEL HAVALARIN ŞEHRİ - BUENOS AİRES


Hava burada her daim güzel mi bilemem ama şehrin adı ‘İyi havalar’ demek. (Buenos Aires bundan sonra BA olarak anılacaktır).  Ben BA’ya vardığımda Mayıs sonu gelmişti bile. Yani buranın kışının başlangıcı. Gündüzleri havalar iyi olsa da güneş kaybolur kaybolmaz hemen soğuyor. İyi ki Bolivya’dan almışım Alpaka kazağı, mis gib sıcacık tutuyor.
İlk olarak Puerto Limon adlı bir hostele gittim. San Telmo bölgesinde (bizim beyoğlunun karşılığı gibi bir yer), sahipleri oldukça kuul, çalışanları muhabbet, ortada kocaman avlusu olan ve iki gecede bir içilip, dağıtılan (bir gece dinlenmek için) hoş bir mekan. Bir de hemen bitişiğindeki dürümcü yok mu! Hem ucuz hem de bizdeki gibi miligramla yapmıyorlar dürümleri. Envai soslarda cabası. 

San Telmo güzel. Buradan La Boca’ya ve şehir merkezine yürüyerek gidebilirsiniz. Diğer yerlere gitmek için de mebzul miktarda otobüs geçiyor ve metro durağı çok uzak değil. BA kocaman bir şehir. Elbette gezilecek çok yer var ama ilk üç birkaç gün k.çımı kıpırdatmaya niyetim yok. Zaten ilk gece öyle içildi ki istesem de kıpırdayamam artık.

İki gün sonra..
Artık şehri keşfetmek zamanı geldi. Fotoğraf makinemi alıp La Boca’ya doğru sokakları arşınlıyorum. La Boca, bir zamanlar Maradona’nın da top koşturduğu, La Boca Juniors futbol takımının mesken tuttuğu (Boca Juniors stadı burada) ve teneke kaplı mekanların sanatçılar tarafından rengarenk boyandığı marjinal bir yer. La Boca ağız demek. Zira burası BA'in liman bölgesi yani denize açılan ağzı. Öğlen gibi Boca Junior stadının etrafında gezerken bir ‘asado’cu yani bizim bildiğimiz kebapçı, görüyorum. Karışık tabak ızgara, salata ve içecek 15 dolara geliyor. İyi para (benim için tabi) ama sonuçta hiç pişman olmuyorum. O ne ettir kardeşim öyle! Yerken ağzımın suları etin akan sularına karışıyor. Sulu dediysem fransızların rozbifi gibi değil. Kalın bir dilim et orta ateşte medyum pişmiş. Uzun otobüs yolculuklarında görmüştüm uçsuz bucaksız meralarda otlayan danaları. Yedikleri her şey doğal. Eh, bir de kesimi ve pişirmeyi bilince Arjantin mucizesi ortaya çıkıyor kendiliğinden. Memlekette, kösele kıvamında pişirilen incecik et parçalarından sonra burası bir vaha gibi. Vejeteryan olmadığıma şükrediyorum. Yoksa fazla şansınız yok BA’da, mecburi istikamet pizzacı. Maalesef yanlış okumadınız. Ya et, ya pizza, ya terk et! Pizzaları, italyanla amerikan pizzası arasında bir tür. Fena değil ama ben İtalyancıyım bu konuda. BA da hatırı sayılır bir İtalyan göçmen nüfusu var ama neden gerçek İtalyan pizzası yok anlamış değilim. Konu dağıldı yine. Kebapçıda hayallere dalmış bir şekilde  kemikleri sıyırırken hesap geliyor ve ben gerçek dünyaya dönüyorum. Öyle yemişim ki akşam hala acayip toktum. 

La Boca
La Boca, oldukça fotojenik bir bölge. Bir sürü fotoğraf çektikten sonra dönüyorum hostele. Hostelde çalışan 2 fransız var, Christelle ve Charlotte. Bir de turistik bir restoranda çalışıp burada kalan Douglas var. Sonra onların arkadaşları ve onların da arkadaşları derken akşamları bayağı bar gibi oluyor burası. Burada 5 gün kaldıktan sonra  -Sakat yer burası. İç, iç nereye kadar- mekan değişikliği zamanının geldiğine karar vererek yine San Telmo’da başka bir mekana gidiyorum. Burası da güzel ama 2 gün sonra Puerto Limon yine beni içine çekiyor. Ama bu sefer daha tehlikeli. Zira Brezilyalılar gelmiş. Adamlar gündüz başlıyorlar içmeye bir daha da durmuyorlar. Sadece kendileri içmekle kalmayıp devamlı içki satın alıp herkesi de içirtiyorlar. Adiler, alışık oldukları için sapasağlamlar. Benim gibi kofti içiciler ise sürünüyor ertesi gün. 

Elbet her gece hostelde geçmiyor. Her yerde ve her gün açık mekanlar var. BA’da gece hayatı yedi de yedi. Yani her gece gidilecek mekan mevcut. Yalnız, İstanbul’da olduğu gibi on iki -birden önce gidilmiyor bir yere. BA’liler de İspanyollar gibi gecenin onunda yiyorlar akşam yemeklerini. Sonra içmeye başlıyorlar, sonra da sabahlara kadar tepinmeye. Siz siz olun her gece dağıtmak yerine en azından bir gece, tango gösterisi ve dansının yapıldığı Milonga’ya gidin. 

Bir gün, şehir merkezine gidiyorum. Her yer dükkan ve tezgah dolu. Her daim kalabalık ve hareketli. Beni çok çekmedi. Buraya kadar gelince Casa Rosada’yı atlamayın. Casa Rosada ‘Pembe ev’ demek. Hani şu Evita Peron’un balkonundan halka seslendiği meşhur kraliyet sarayı. Bir başka gün, BA’in şık semti Recoleta’dayım. Hostelden bir fransız çocukla gidiyorum. Ortaköy misali zanaatçı tezgahları var burada ve meşhur Recoleta mezarlığı. Elbette en meşhur mezar, Evita’ya ait. Unutmadan, BA bir parklar şehri. Her sene ‘bilmem kaç fidan ektik’ deyip duran İstanbul belediyesi park-bahçeler müdürünü buraya getirmek lazım bu iş nasıl yapılırmış görsün diye. Park derken parkçıklardan bahsetmiyorum, bir nevi orman buranın parkları. 

Al sana park
BA hafta sonu görülecek bir başka yer, Palermo Viejo. Aslında şık bir semt olmasının dışında çok ilginç değil ama hafta sonu meydanda bir sürü canlı müzik yapan grup var. Etrafta da bir sürü güzel restoran. Et restoranı tabi :) 

Palermo Viejo'da pazar günü
 Hafta sonu demişken, San Thelmo’da da Pazar günleri kurulan ve sanırsınız BA bütün sanatçı ve zanaatçılarının buluştuğu Pazar var. Hemen her sokağın köşesinde müzik yapan gruplar ve tango yapan dansçılar var. Bu kafelerden birinde otururken garson, muhabbet esnasında türk
olduğumu öğrenince, burada hafta sonları dans eden sokak dansçısı Ayşe’den bahsetti. Helal olsun ya! Türk kızı gelmiş, müslüman mahallede salyangoz satıyor misali takılıyor. 

2 hafta geçtikten sonra insanların neden bu şehre bayıldıklarını anladım galiba. İnsanlar burada sosyal bir şekilde yaşıyorlar. Ya evlerde ya mekanlarda toplanılıyor. Gece mekanlarında herkes birbiriyle tanışıyor ve eğleniyor. Her gece bir yerde bir şeyler var. Büyük şehir ama geniş bulvarları ve devasa parkları şehre nefes aldırıyor. Yeterince kültürel ve sanatsal aktivite var. Burası da gerek yaşayanları, gerek ziyaretçileri ile kozmopolit bir şehir. Ve eski dönem mimarisi iyi korunmuş. Tabi bir de şarapları güzel ve ucuz. Marketten 5-10 TL karşılığı aldığınız şarap sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacaktır. 

Valla ben sadece fotoğrafını çektim.
Son Söz 
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı ve benim dönüş uçuşunun tarihi geldi çattı. Az gittim, uz gittim dere tepe düz gittim. Sonra bir de bakmışım ki 20.000 km. yol gitmişim yedi buçuk ayda. Son gece tek başıma San Telmoda’ki en güzel restorana gidip güzel bir biftek ve şarap söyledim kendime. Yalnız kalmak istedim. Yaklaşık 7-8 yıldır hayal edip bir türlü gerçekleştiremediğim bir yolculuğun sonuna gelmiştim. Hep böyle yapıyoruz değil mi? Önce hayal ediyoruz sonra da o hayalin tam tersi hayatlara dalıp hapsoluyoruz kendi karabasanımız içinde. Bu benim ikinci büyük kaçışım. İlki, ikibinde Güneydoğu Asya’da 5 aylık bir yolculuktu. Yani virüs, ilk defa orada bulaştı. Bilirsiniz, virüslerin sessiz kaldığı dönemler vardır, bir nevi uykuya yattığı. Ama bir gün, daha da güçlenmiş ve yenilenmiş olarak uyanırlar ve hastalık salarlar ortalığa. Ben şimdi heyecanla yeniden hasta olmayı bekliyorum. 

To be continued..

7 Haziran 2011

arJantin (kuzeyi ama)

Hemen atlamayın sazan gibi,başlıkta yazım hatası yok, bilerek öyle yazdım. Arjantin’de İspanyolcanın J’lisi konuşuluyor. Ne kadar y varsa hepsini j diye telaffuz ediyor Arjantinliler. Mesela playa (plaj) plaja, desayuno (kahvaltı) desajuno, toalla (toayya diye okunur) toaja gibi. Arjantin’e ilk geldiğim anda biraz dumur oldum bu gariplik yüzünden ama artık alıştım. Abiler ne zaman j li birşey söylense ben aklımdan j yerine y koyup anlıyorum artık. 
 
Hep sorulan sorudur, gezdiğin ülkeler arasında hangisini daha çok sevdin diye. Valla ben hepsini ayrı sevdim ama nerede yaşamak istersin deseler ya Kolombiya ya Arjantin derim. Tamam iki ülkede de hatunlar hoş ama asıl sebep bu değil. Ne mi? En iyisi size birkaç örnek vereyim. Bolivya sınırını geçtikten sonra malum Arjantin sınırına geldim. Görevli memur bir yandan pasaportuma bakarken bir yandan sohbet ediyoruz. İşlem bittikten sonra, görüşmek üzere demesin mi! Hangi ülkede gümrük polisi görüşmek üzere der ki. Sınırı geçtikten sonra ilk durak, Humahuaca. Gecenin bir saati kaldığım yatakhaneye gelen (turist olarak yani) Arjantinli Paola ile en fazla bir saat sohbet etmişizdir. Ertesi günü ayrılırken öyle bir sarıldı ki sanırsın kırk yıldır tanışıyoruz. Anladınız mı şimdi?

Humahuaca yakışıklı bir kasaba, hem de sakin
Humahuaca, biblo gibi kasaba. Al, salona koy, seyret. Zaten minicik bir yer. Dolaşırken aynı yerden kaç kez geçtiğimi hatırlamıyorum. Kasabaya akşam üzeri vardığım için (candarma yolda iki saat boyunca didik didik otobüsü aradı) hostele yerleşip gözüme kestirdiğim bir restorana dalıyorum hemen. Aman aman, nefis ekmek ve acılı domates sos geliyor masaya atıştırmalık olarak. Çok mesudum. Arkasından gelen peynirli ve kıymalı empanadaları (bir nevi kıymalı /peynirli poğaça ama sıcak geliyor) bir lokmada götürüyorum. Bu empanada denen nesne tüm ülkelerde var ama Arjantindeki kadar lezzetli değil hiç birisi. Gerçi Meksika'da da fena değildi, hakkını yemeyelim. Ama kuzeyde daha çok börek hamuru gibi açıyorlar.
Ben yemekleri götürürken yan masada oturan Kanadalı bir oğlan ve Arjantinli sevgilisi ile tanıştım ve arkasından onların masasına dahil oldum. Abi buralarda seyahat ederken tanışmış kızla ve arkasından yerleşmiş Arjantine. Şimdi ülkenin kuzeyini bisikletle geziyorlar. Ne hoş dimi. Ama arabayla gezmek varken bisiklet niye ya : ) Arjantinliler hem kendi ülkelerinde hem de Güney Amerika’da seyahat ediyorlar. Sizde durum ne? Hadi buralara gelemiyorsunuz anladıkta bari ülke içinde seyahat edin. Ama nerdee! Anca, Bodrum, Çeşme tatili. Ha, bir de son yıllarda pek trend olan Mardin. Ay! geçenlerde Mardin’e gittim, çok mistik bir yermiş. Yahu Mardin yüzyıllardır orada, yeni mi aklınıza geldi gitmek.
Geldiğimin ertesi günü, 24 Mayıs, Arjantin’in devriminin 201. Yıl dönümünün bir gün öncesi, çocuklar kutlama yapıyor Arjantin’de. Aileler çocukları büyükler gibi giydiriyorlar ve meydanda dans ediliyor, hediyeler dağıtılıyor filan. Ben kendimi kaybedip bir saatte yüzden fazla fotoğraf çekmişim.

Ben de çocukluğumu hatırladım valla

Güzelliklere bakın

Humahuaca’da ilginç bir şey daha var. Her öğlen tam on ikide kilisenin saat kulesinde aşağıda gördüğünüz pencerenin kanatları açılıyor ve buranın azizi arz-ı ediyor. Sadece 90 saniye süren bu gösteride aziz efendi mekanik bir düzen aracılığı ile elini, kolunu oynatıyor filan. Ya bu katoliklik buralarda zorla kabul ettirilen bir din olmasına rağmen kraldan çok kralcı olmuş bu latinler. Neyse, kendilerinin bileceği iş.



















                      Dikkat edin pencereye Ve mucize gerçekleşiyor..

Humahuaca’dan sonraki durak iki saat güneyde yer alan Tilcara. Tilcara’da otobüsten inip pansiyon ararken bando sesi duyuyorum. Halk yolun iki tarafına sıralanmış, ben aralarından ilerliyorum. Hay Allah! Benim için değilmiş hazırlıklar. Bugün devrim yıldönümü kutlamaları var ya, unutmuşum.

Vay be! her şey hazır
Tamam, ben de geliyorum
Ben de pansiyona yerleştikten sonra elimde Arjantin bayrağı ile kutlamalara katılıyorum. Bu ülkeyi fazla benimsedim herhalde. Tören geçişi başlıyor ama bitmiyor bir türlü. Yahu bir kasabada bu kadar uzun tören olur mu. 4 saat boyunca her türlü resmi, sivil, yarı resmi kurum ve bütün okullar geçiyor. Törenler bitince yeme-içme faslı başlıyor, akşama da durmaksızın içme olayı var tabi. Onlar içerde ben geri kalır mıyım. Hostelin çalışanları ile bir bara gidiyorum. Bir şarap söylüyorum ama şarap şişeyle geliyor. Kadeh satılmıyormuş burada. Olsun, gelen şarap bizdeki bir kadeh parasına, bir güzel içip sarhoş oluyorum ama bu sefer dans yok. Zira yerel havalar çalıyor ve bir nevi çifte telli ve Ankara misketi tarzı danslar ediyor insanlar.
Ertesi günü, günü birliğine yarım saat mesafede bulunan Purmamarca’ya gidiyorum. Purmamarca, Unesco mirası listesine girmiş, mini minnacık bir köy. Önce bir saat mesafedeki Grand Salinas’ı (Büyük Tuzla) sonrada yedi renkli dağı ziyaret ediyorum. Burada dağların hepsi ayrı bir renk cümbüşü.

Backstage
Dağlar, dağlaaaaar..
Sırada, Salta şehri var. Salta kasaba ruhlu bir şehir. Aman aman bir şehir olmasa da, kendinizi öyle rahat, öyle emniyette ve huzurlu hissediyorsunuz ki rahatlıkla üç beş gün kalabilirsiniz. Ben iki gün kalıyorum. Artık geri sayım başladı, oyalanma dönemleri geçti artık. E, ne demişler yolcu yolunda gerek.

Salta'da huzur var
Bir de böyle güzel binalar

Buradan dört saat mesafedeki Cafayate’ye geçiyorum ve pek te iyi yapıyorum. Cafayate, Arjantin’in önemli şarap bölgelerinden birisi. Rakım 2000 metre ve dağlarla çevrili bir bölge. Şarap için yüksek rakım gibi görülse de sonuçlar oldukça başarılı. Kasabaya ilk geldiğim gün etrafta dolaşırken nedense kendimi burada yaşıyor gibi hissediyorum. Bir saatte keşfediyorsunuz zaten kasabayı. Büyük bir alanda Rahip Dario’nun yüzlerce kişiye verdiği vaizi dinliyorum biraz. Bunların ayinlerinin güzel tarafı sadece konuşma olmayıp arada müzik ve dans olması. Beni müzik ve dans kısmı ilgilendiriyor doğal olarak.

Gel de buraya yerleşme..

Akşam üzeri hostelde, Tilcara’da tanıştığım Danimarkalı kızlar Line ve Amanda’ya rast geliyorum. Uzun süre seyahat ediyorsanız, tanıştığınız insanlara başka şehir ve ülkelerde rastlamak çok olası. Beraber akşam yemeğine gidiyoruz saat sekiz gibi. Aa! restoranda hiç bir şey hazır değil. Garson, ancak bir saat sonra hazır olur yemekler diyor. Arjantin’de akşam yemeği, İspanyadaki gibi saat 9-10 civarında yeniliyor. Allahtan empanadas her daim var da şarap ve empanadas ile yemek saatine kadar oyalanıyoruz. Yemek esnasında, yan masada oturan Arjantinli bir amca (sonradan yaşının 76 olduğunu öğrendiğim pek neşeli ve oldukça dinç) yemekten sonra içki içmeye davet ediyor bizi. Ancak Pazar günü olduğu için her yer erkenden kapatmış ve biz de amcanın müzisyen kızının arkadaşlarıyla prova yaptığı kapalı ama açık bir bara gidiyoruz. İçeride 10-15 kişi var yok, kısa zamanda tek masa oluveriyoruz. Arjantinde hemen kaynaşılıyor böyle.

Sonrada, böyle de bir bağ sahibi olma..

Ertesi gün, öğlen bisiklet kiralayıp Cafayate’nin etrafında yer alan birkaç şarap bağını ziyaret ediyorum. O kadar pedal çevirmenin ödülü her şarap evinde tattığım şaraplar oluyor elbette. Yöreye özgün Torrente üzümünden yapılan beyaz şarap buranın simgesi olmuş adeta. Torrente, aromatik, burunda ve ağızda uzun, yarı gövdeli, meyvemsi bir şarap. Kırmızı şarap olarak üretilen Tannay ise gövdesiz ve yüksek tanenli yapısıyla benim ilgimi fazla çekmiyor. Vay be, Mehmet Yalçın gibi mi konuştum acaba? Ne yapayım, şarap ve kahve her zaman ilgimi çekmiştir benim. Seviyorum işte, seviyorum, seviyorum.
Cafayate’den gerisin geri Salta’ya dönüyorum ertesi gün. Efendim, dönüşümün sebeb-i hikmeti, buradan İguazu Şelalelerine gidecek olmam. İguazu şelaleleri dünyanın en büyük şelalelerine sahip milli park olması nedeniyle dünyanın her yanından insanın ziyaret ettiği bir park. Salta^dan yol 24 saat sürüyor ve bu memlekette otobüs pahallı. Ama yok bu sefer zamanı da parayı da harcayıp İguazu’ya gidiyorum. Allahtan otobüsler konforlu da yol çekiliyor. Normalden geniş ve 160 derece yatan koltuklar, film, yemek, blog yaz derken vakit geçiyor. Iguazu şelalelerinin bulunduğu Puerto Iguazu kasabasında bir halt yok. Dolayısıyla fazladan kalmaya da gerek yok. Ben de öyle yapıp, ertesi gün hostelden ayrılıp (çantayı otelde bırakabilirsiniz) Iguazu parkını geziyorum ve akşama otobüse binip son durağa doğru yola çıkıyorum. Parkta şelalelerle karşılaştığım ilk anı tarif etmek mümkün değil. Hafif salaklıkla karışık bir mutluluk hali ve ağız kulaklarda bir şekilde bakakalıyorum öyle. Gerçekten de gördüğünüz manzara daha önce gördüğünüz hiç bir şeye benzemiyor. Hani cennet tasviri yapılır ya, her yerinden şırıl şırıl sular akan mekan olarak. İşte burası bir nevi cennet. Bir nevi zira, burada sular şırıl şırıl değil gürül gürül akıyor. O,’ Garganta del Diablo’ türkçesi Şeytanın Boğazı denen yerde akan suyun şiddeti, gücü nedir öyle. Tapınasınız geliyor bu güce. Öylece salaklaşıp, büyüleniyorsunuz. Parkı gezerken gördüğünüz hayvanat ve nebatta hediyesi oluyor bu gezi. Bu turu yapmış olmanın gururu ile Buenos Aires’e yaptığım 20 saatlik yolculuk vız geliyor tırıs gidiyor.