Manuel Antonio etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Manuel Antonio etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2011

PANAMA

Efendim, geldik Orta Amerika'nın dibine. Geldik diyorum ama nasıl geldim bir de bana sorun. Hatırlayacağınız üzere, paldır küldür bu yolculuğa hazırlanırken Panama vizesini almamıştım, buralarda alırım diye. Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Türkiye'deki Panama fahri konsolosluğuna mail ile başvuru yapıp vize talebinde bulunmuştum. Konsolosluk, vizenin geç çıktığını ve ben oraya gidinceye kadar yetişemeyebileceğini söylemişti. Nitekim, yetişmedi. Ancak son anda gelen güzel bir haber 2.Şubat.20011 den itibaren Panama'ya vizenin kalktığını müjdeledi. Ben de hoplaya zıplaya sınıra geldim. Sınırda önce Panama'yı terk etmek için bir biletim olup olmadığı soruldu. Yoktu tabi. Ama yöntem basit. Hemen 100 metre ilerdeki ne idüğü belirsiz bir gişeye gidip Costa Rika'ya bir otobüs bileti alıyorsunuz. Ederi 12 dolares. Apaçık kumpas işte. Costa Rika 500 metre mesafede, satsana 1 dolara biler. Yok, illa 12 dolar. Bu parayı gümrükle kırışmıyorlarsa ben de ne olayım. Ama her zamanki gibi yapacak bir şey yok. Kuzu kuzu ödüyorsunuz. Neyse, tekrar gittim polis ablaya. Bu seferde vizen nerde demesin mi! Ben de vize ile ilgili bilgi var ama burada yok. Durum değişeli sadece 2 hafta olmuş. Sonra Amerikan vizesi var mı diye sordu ve benim gözlerim parladı. He, var tabi. Her ne kadar henüz gitmemiş olsam da bir USA vizesi var. Abla, pasaportu damgaladığında Amerika'ya gitmiş kadar sevindim valla.

Bocas del Toro



Bastimiento adası

Sınırdan bir minibüs, 2 sürat teknesi değiştirip Bocas del Toro'nun Bastimiento adasına vasıl oldum. Bocas del Toro ya da kısaca Bocas, Panama'nın Karayip kıyısında adalar topluluğu. Herkese peşin peşin şiddetle tavsiye ederim. İnsan burada Karayipleri dibine kadar (ne demekse) hissediyor. Hele hele benim kaldığım Bastimiento'da yerel halkla beraber yaşıyorsunuz adeta. Bastimiento adaların en küçüğü ve ne cadde ne araç var burada. Kendime hostel bakarken, bir tabela gördüm ve daldım. Kanadalı bir çift oturuyor bahçede. Nasıl bilgi alabilirim diye bakınırken, sağ olsunlar bana hostel ile ilgili her türlü bilgiyi verdiler. Hatta odaları bile gezdirdiler.
Bastimiento adasında yaşayan çocuklar çok şanslı

Buranın sahipleri Martha ve Blu bir restoran işletiyorlarmış ve pek uğramazlarmış buraya. Gidip restorandan Martha veya Blu'yu bulmam gerekiyormuş. Restorana gittim, kimsecikler yok. Yolda karşılaştığım bir vatandaş 'ne arıyorsun kardeş' tarzında bir soru sorunca derdimi anlattım. Sen bekle iki dakika diye ayrılıp 20 dakika sonra Blu'yu bulup geldi. Burada hayat böyle dönüyor arkadaşlar. Herkes birbirini tanıyor, acele yok, stres yok. Ama bolca yağış var. Tam zamanında gelmişim adaya, bir yağmur boşandı ki sormayın. Bu arada kuru sezondayız. Tabi bunun sonucu olarak en küçük yaprak bile aha kafam kadar kocaman. Nasıl olsa yarın açar diyerekten ilk günü hostelde takılarak geçirdim. Ertesi günü bir uyandım ki yağmur hala kesintisiz devam ediyor. Eee, ne yapıcam şimdi. Öğleye doğru güneş kendini gösterince, hostelde kalan Çek bir kızla ya herro ya merro deyip plaja gitmeye karar verdik. Ormanın içinden geçen patikadan plaja gitmek 20 dakika normalde. Ama her yer öyle bir çamur ki bir saat sürdü. Lakin, plaja ulaşınca bu zahmete değdiğini anladık. Bizim gibi birkaç zirzop daha var plajda. Arjantinli bir aile, İsrailli iki genç ve sonradan gelen Arjantinli sanatçı bir hatun ve menajeri. Koca plajda sadece bir avuç insan olunca hemen kaynaşıverdik tabi. Arjantinli ailenin kızı jimnastikçiymiş.. Plajda birkaç seri yapınca bana da bol bol fotoğraf çıktı elbette.

Johanna, harbi jimnastikçi

Bu latin ırkı bir tuhaf doğrusu. Karı koca sandığım çift sevgiliymiş meğerse. Genç kızda hatunun kızı. Oğlan ise bir arkadaş. Anne kızda tanga var. Tamam buraya kadar bir şey yok. Abi, bunları farklı pozisyonlara sokup popolarının fotoğrafını çekiyor habire. Onlarda hallerinden memnun, her türlü pozu veriyorlar. Bana değişik geldi işte, hem anasını hem kızını..Plaj sefasından sonra, tam dönmeye karar verdik yağmur yine başladı. Ben de ve Çek kızda yağmurluk ve bot var. Biz bata çıka gidiyoruz. Ama diğerlerinin kıyafeti şort, tişört ve parmak arası terlikten oluşuyor. Elbette, terlikler elde ve sırılsıklam bir halde döndüler geriye. Ee, ne demişler, bilenle bilmeyen bir olur mu hiç : ))

Plajdan dönüyoruz!

Ertesi günü, adadaki diğer plajları keşfedicez ama evdeki hesap çarşıya uymadı tabi yağmur şakır şakır yağınca. Tam durdu diyorsun yağmur, biraz uzaklaşıyorsun hostelden, hayda yağmur bir başlıyor, dönünceye kadar sırılsıklamsın. Allahtan hava her daim sıcak. Karayiplerin genel karakteristiği bu. Hava sıcak, nemli ve sık sık yağışlı. Öyle olunca da hayat kaplumbağa hızıyla akıyor adada. Bir sonraki güne de yağmurla başlayınca adadan kaçmak farz olmuştu artık. Marketa (çek kız) da bana uydu ve David şehrine geldik beraberce. Şehri görmek istediğimizden değil elbette, sadece yolu yarılıyoruz. Gece yatıp, sabah erkenden Panama’nın Pasifik kıyısında bulunan Azuero yarımadasına doğru yola çıktık. Amaç Las Tablas’a gitmek.
Sebebi var elbet. Panama’da her yıl Mart ayında, Orta Amerika’nın en büyük karnavalı gerçekleşiyor. Bu karnavalın en otantik olduğu yer ise Las Tablas kasabası. Dört araç değiştirip öğle sıcağında varıyoruz kasabaya. Burada yağmur yok, hava açık amma velakin çok sıcak. Ne demişler akılsız başın cezasını ayaklar çeker. Karnaval zamanı yaptırmazsan rezervasyon önceden, beygir gibi dolanır durursun allahın sıcağında bir yer bulucam diye. Ama durum nafile. Biz de bari deniz kıyısına gidelim diye bir başka minibüse binip Pedasi’ye geldik.
Pedasi, kartpostallık köy
Burada küçük bir kamera arkası açıklaması yapmam lazım. Efendim benim pek eski sevgili arkadaşım Erman, ‘oralarda geziyorsun, aklında olsun, bizim Kim’in (avustralyalı bir arkadaşımız) arkadaşı Emel Panama’da yaşıyor’ dediydi. Ben de Emel’i feysten ekleyip bahsetmiştim geleceğimden Panamaya. Emel’i 10 küsur yıl önce görmüşüm bir kez. Emel evlenip buraya yerleşip iki çocuk yapmış. Çocuklardan ve işten güçten başını kaldırıp meyllerine bile zor bakıyor. Ben o taraflara geleceğimden bahsetmiştim gerçi ama görüşme umudum pek yoktu açıkçası. Her neyse, Pedasi’ye geldiğimizin ilk günü yakınlarda bir plaja doğru yürürken bir pikap araca otostop yapıyoruz, durmuyor abi. Dursana kardeşim bomboşsun işte! Bir de işaret yapıyor ilerde durucam diye. Biraz yürüdük ki, araç harbiden durmuş orada. Boşuna günahını almışız abinin. Orada biraz durup, ineklerin fotoğrafını çekerken, abi ‘plaja gidiyorsanız götüreyim’ diyor. İkiletmeden atlıyoruz arabanın arkasına. Ne oluyorsa o arada oluyor ve bir hatun yaklaşıp, türkçe ‘Sen Mutlu musun’ diyor. Az kalsın fotoğraf makinesini düşürüyordum elimden. Nasıl yani? Biz Emel’in kocasına otostop yapmışız, durmamış, biraz ilerde tekrar karşılaşmışız ve Emel’de oradaymış. Hem turist görünce hem de feysteki fotolarımdan acaba mı demiş, böylece karşılaşmışız. Vay be, hayat işte böyle acayip bir şey.

Pedasi'de bir plaj

Plajda gün batımı ve bira eşliğinde pek güzel sohbet oluyor. Kocası Acier, Basklı yağız bir abi. Ben pek sevdim kendisini. Acier, benim gibi dalış eğitmeniyken, Emel’de benim gibi seyahat ederken, Honduras’ta tanışmışlar ve sonra beraber olmuşlar. Emel de divemaster bu arada. Vietnam, Meksika derken hem çalışıp hem seyahat etmişler. Meksika’da çalıştıkları yer bir kasırgada yerle bir olunca burada iş ayarlayıp buraya gelmişler, 3 yıl önce. Geliş o geliş. Dalış işini bırakıp inşaat işine girmişler (iyi de yapmışlar bence. Zira dalış işinde para pul yok. Bakın benim halime. Ya, ne alakası var! Benim yaptığım gezinin maliyeti İstanbul’daki faturalarım kadar. Eh, evi kiraya verince o faturaları ödemeye gerek kalmıyor ben de burada seyahat ediyorum işte) İki de çocuk peydahlamışlar, mutlu mesut yaşıyorlar burada.

Emel ve ufaklık Borahan
Pedasi, huzurun ve sakinliğin hüküm sürdüğü küçük bir köy. Böyle olunca da yavaş yavaş dünyanın her yerinden insan geliyor. Bu da demek oluyor ki kaçınılmaz son olarak 10 yıla kalmaz burası da kimliğini değiştirecek. Pedasi yarımadanın ucunda dolayısıyla etrafta gidilecek bir sürü plaj var. Biz de ertesi günü pisiklet kiralayıp plaj gezmesi yapıyoruz. Oh mis gibi valla, uçsuz bucaksız plajlarda sadece üj bej kişi var. Sanki babamın plajı. Ama her zamanki gibi pasifik işte, yani her daim dalgalı deniz. Öyle böyle değil. Bir de dalgalar farklı yönlerden geliyor, değil yüzmek belinize kadar suda zor yürüyorsunuz. Bu güzel günün akşamına Emel, ‘karnıyarık yaptım, yemeğe gelir misiniz’ diyince zevkten dört köşe oluyorum tabi.
Yarın kalacak yerimiz yok. Karnaval dolayısıyla her yer dolu. 2 akşamlığına misafiriyiz Emel ve Acier’in. Hiç olmazsa karnavalı ucundan görelim diyoruz. Karnavalda esas olarak iki grup var birbirine rakip. İki grubunda kraliçesi var. Onları çekiştiriyorlar. Arazözlerden insanlara su sıkılıyor, sabahtan içilmeye başlanıyor. Nerdeyse 24 saat müzik var. Danslar, gösteriler, eğlenceler gırla. Yarından sonra Panama City’deyim. Karnavalın en büyüğüde orada oluyormuş. Rio karnavalına gidemedik bari Panama karnavalının keyfini çıkaralım değil mi ama.
Kalın sağlıcakla.

2 Mart 2011

ORTA AMERİKADAKİ İSVİÇRE – COSTA RİKA

Bu sefer sizi yine şaşırtıp, başlığın içeriğini yazının başında açıklayacağım. Nasıl, şaşırdınız dimi : ))
Niye İsviçre? Çünkü, O biir İsviçre gibi dağları ve ormanları ile ünlü, O biir İsviçre gibi Orta Amerika’nın en yüksek refah seviyesine sahip ülkesi, O biir İsviçre gibi suya sabuna dokunmayıp Orta Amerika'daki çatışmalardan uzak duran ülke, O biir İsviçre kadar kazık bir ülke. Bayanlar, baylar, karşınızda Costa Rica. Pura Vida!

Bu pura vida nereden çıktı derseniz, onu da açıklıycam hele bir sabredin, da!. ‘Pura vida’ nın tam karşılığı ‘pure life’ yani ‘saf hayat’. Buranın halkı kendi yaşam tarzı için bu tanımlamayı uygun görmüş. Bu deyim o kadar yaygın kullanılır olmuş ki insanlar birbiriyle selamlaşırken bile bu deyimi kullanır olmuşlar. Dolayısıyla, ‘Costa Rika, pura vida’ bir tamlama (isim tamlaması) olarak ülkenin resmi adı gibi bir şey anlayacağınız.

Tabiat ana bu ülkeye oldukça eli bol davranmış. Ülkenin yüzde 25’i milli park, kalanı da yeşilden geçilmiyor. Buna bir de heybetli volkanları ve plajları ekleyin, gölleri çıkartın ve üçle çarpın işte size Costa Rika. Doğru dürüst dört şehir var ülkede. Gerisi hep ormanların arasında, berisinde, ötesinde yerleşimler şeklinde. 

Nikaragua’dan çıkıp, Costa Rika’ya duhul olunca, ilk durak Rio Celeste milli parkı olsun dedik. Keşke demez olaydık. Bu ülkede özel araç o kadar yaygın ki, otobüs sistemi çok fazla gelişkin değil. Bir de kime sorsak farklı bilgi veriyor ulaşım hakkında. Neyse, güç bela üç araç değiştirerek Bigajua’ya vardık. Bigajua, milli parka 15 km. ama araçlar sizi götürüp getirmek için 60 USD istiyor. Yok artık, dedim ben. Tabi içimden. Ulan parka giriş 10 dolar, gidip gelmek 15 dolar (4 kişiyiz ya ondan 15). Dedim ya, İsviçre işte. Allahtan 4 kişiyiz de, seve seve! kabul ettik fiyatı. Neyse, sabah erkenden bir kalktık ki hava yağışlı. Tamam şeker değiliz yağmurda eriyelim ama bu nehre adını veren celeste rengi ( acayip bir mavi işte, tam olarak ne olduğunu anlamak isterseniz yerin adını yazıp gogıllayın).volkanik külün suya karışmasından oluşuyor ve de yağmur yağdığında bu rengi görmek mümkün değil. Üstüne üstelik bu havada nehrin döküldüğü lagünde yüzmekte pek keyifli değil. Durum böyle olunca, ‘boşver, en azından 30 dolarımız cebimizde kaldı’ diye kendimizi teselli edip diğer bir doğa harikasına, dünyaca ünlü Monteverde milli parkını görmek üzere yola çıktık. 

Tekrar in-bin yapıp öğleden sonra Monteverde’ye geldik. Amanın, burası diğer yerden de pahallı. Tabi bu pahallılık Orta Amerika ölçeğinde, her zamanki gibi İstanbul’dan ucuz. Yine her zamanki gibi İtalyanlar yemek işine el koyunca bütçeyi deldirmedik. Bu arada bir hafta sonra yollarımız ayrılıyor yol arkadaşlarımla. Bu durumda yemek işini nasıl çözücem, bilemiyorum.
Tek seyahat etmenin en kötü tarafı da bu. Alışveriş yap, pişir, bulaşık filan derken olmuyor işte. Bir de ne alsan kalıyor, kalanları yanında taşımakta bir bela. Konaklamada sorun tabi. Her yerde dorm bulunmuyor o zaman oda fiyatı çok koyuyor adama. Keza, takside öyle. Ama diğer yandan yalnız seyahat etmenin keyfide başka. Kimseye bağlı olmadan plan yapabilirsin. Aa!
Aynı hayat gibi.Gerçi yalnız kalmak istemezsen her daim birileri çıkıyor karşına yarenlik yapacak.

Monteverde inanılmaz güzellikte bir doğal park

Monteverde bölgesinde, Monteverde ve Santa Helena (İspanyolcada ‘h’ telaffuz edilmiyor) milli parkları, Arenal volkanı ve bir sürü başka görülecek yer var. Ha, bir de burasını meşhur kılan kanopi olayı. Of, sizde hiçbir şey bilmiyorsunuz. Hani ağaçlara bağlı çelik halatlar üzerinden kayarak gidiyorsunuz ya, o işte kanopi. Bildiniz mi? Ama burası dandik kanopi yeri değil. Bir başlıyorsunuz, 15 ayrı hatta uçuyorsunuz (en uzunu bir km.). Ayrıyeten, tarzan sallanması ve süpermen uçuşu var. Ederi, 40-45 amerikan kaymesi. Tabii ki bunu da es geçtim ben ama siz yapın, sizde para vardır kesin.

Monteverde'de ortak yaşam
Kanopiyi yapamasam da Monteverde milli parkını görmeden gitmek ayıp olurdu. Bu arada, şansımıza iki gün yağışlı ve soğuk olmasın mı. Allahtan son gün hava açtıda parka gidebildik. Monterverde milli parkı, dünyada mevcut bitki örtüsünün yüzde yirmisine ve omurgalıların yüzde on altısına mekan olmuş, ultra etkileyici bir park. Endemik yaşam, simbiyotik yaşam, grup olarak takılmaca, ne ararsan var burada. Gerçi, milli parkın sadece yüzde üçü ziyarete açık olduğu için yazılanların çoğunu göremeseniz de, gördükleriniz çok etkileyici. Öyle bir yağmur ormanı ki, parkın farklı bölgelerinde farklı mikro iklim özellikleri barındırıyor. Uzun lafın kısası ben dünyaca meşhur Monteverde milli parkına gittim. Siz de ancak buradan okumakla yetinin, ahhahhah...

Milli park vazifeside icra edilince, sıra plaj farzına geldi. Bunun için istikamet Nicoya yarımadası. Yarımadada bir sürü plaj var. Bunlardan Mal Pais ve Santa Teresa, dalga sörfü yapanlar için çok meşhur plajlar. Bizim dalga sörfü yaşı çoktan geçtiği için, sadece dalga geçenlerin gittiği Montezuma’ya kapağı attık. Anaa! burası Monteverde’den daha pahallı. Bu durum her seferinde artarak gidiyorsa kabak gibi oyulduk demektir. 35 derece nemli sıcakta 20 kiloluk çantayla dolaşıp iki saat kalacak uygun bir yer arayınca, bir an için bu yolculuğu sonlandırıp eve dönmeyi düşünmedim değil valla. Neticede, uygun fiyatlı (kişi başı 10 dolar) ve deniz kenarında yer alan bir hostel bulunca fikrimi değiştirdim tabi. Aslında bu açıklamaya gerek yoktu hiç. Zira eve dönmüş olsaydım sizde şu anda okuduklarınızı okumuyor olacaktınız. Düşünce şeklimin inceliğini fark ettiniz değil mi : ) Ertesi günü şelale ve plaj keşfi yürüyüşü ile oldukça çabuk geçti. Yemek sorununu, ocakta Tommy, alışverişte Paola ve bulaşıkta bendeniz Mutlu olmak üzere dahilde çözdük.

Montezuma denizi hırçın bir deniz
Son gün, buraya kadar gelmişken, meşhur Mal Pais ve Santa Plajlarını görelim diye atladık otobüse vardık Mal Paise’e. Başta burada kalmayı düşünmüştük ama bunun pekte iyi bir fikir olmadığını buraya gelince anladık. Tamam, plajların hakkını verelim. Plajların uzunluğu 3-4 km. yi buluyor ama her daim dalgalı. Yüzmek zor zanaat burada. Plaj dışında otel, restoran ve barların sıralandığı bir yol var upuzun. That is all! Bana uymaz yani. Dönüşte otobüs beklerken, otostop yaptık ve Costa Ricalı bir abi bizi aldı cipine. Abi, bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da birasını içiyor aracı kullanırken. Neyse, bize de bira ikram edince bu durumu garipsemedik artık.

Santa Teresa. Plaj harika ama denizde yüzmek zor
Pansiyonda sevgilisiyle kalan Polonyalı bir kızın doğum günüymüş. Yemekten sonra bir masanın etrafında 7-8 kişiyiz. İnsan sayısı ve masadaki şişe sayısı artınca ben yavaşça uzadım yatağa. Sabah 5’te kalkıp yola çıkıcaz. Sabahın köründe kalkıp kahvemi içtim bizim İtalyanları bekliyorum. Allah Allah! Gelen giden yok. Gidip kapılarını çaldım ki Tony bulut gibi. Eşeğin gözüne su kaçırmışlar dün gece. Haydaa! Napalım olur böyle şeyler deyip, yatağa gitmektense, güneşin doğuşunu izleyip, fotoğraf çekip, yüzüp, sonrasında da şahane bir kahvaltı yapıp bu durumu pozitif bir hale getirmeyi başardım. Gördünüz ya dostlarım, bu kıta beni bile yumuşattı : )) Son günü, Montezuma’da sonsuz bir rehavet içinde geçirip ertesi sabah yola çıktık.

Yer: Montezuma, Saat: Sabahın körü
Aynı gün, öğleden sonra. Yer, Manuel Antonio. Yine kalacak mekan arıyoruz. Hava sıcak ve nemli. Costa Linda Hostel iyi bir seçim ama yer yok. Tony ve Paola makul bir oda buldular kendilerine. Ben ise, yalnız bir backpacker olarak kendime inşaatı henüz tamamlanmamış boş bir dormda bir yatak bulabildim kendime. (yazarın göz yaşları akmaktadır, fırça sakal tüylerinin arasından) Bu sünger yataklardan nefret ediyorum. Yatağın her bir tahtasını hissediyorsunuz omurganızda.

Manuel Antonio'nun maymunları tam maymun olmuşlar : ))

Ertesi gün, Costa Rika’nın en küçük ikinci doğal parkındayız, yani Manuel Antonia’da. Valla, açıkça söyleyeyim mi Monteverde’den sonra burası hikaye. Amma velakin, parkın içindeki plajlara diyecek yok. Hele bir de, ortalıkta dolaşan maymun ve rakunlara rastladınız mı o kadar da kötü değil yani. Bu görevde yerine getirildikten sonra ben Costa Rica’daki son durak olan Puerto Viejo’ya, İtalyanlarda Uvita’ya doğru yola çıkıyorlar. Doğru bildiniz, yaklaşık bir buçuk aylık beraber seyahat ettiğim ve de pek sevdiğim Paola ve Tommy’den ayrılma zamanı. Öyle duygusal bir vedalaşma olmadı, nasıl olsa Panama’da yine karşılaşırız diyerekten.
San Jose aktarmalı, Puerto Viejo yolculuk 9 saat sonra sona erdiğinde ben de sona ermiştim. Aynı otobüste seyahat eden ingiliz çift Marc ve Samara çok şeker tipler çıktılarda sohbet iyi oldu yolculuk boyunca.

Puerto Viejo
Puerto Viejo, Costa Rika’nın Karayip kıyısında Panama sınırına yakın, oldukça keyifli bir kasaba. Burada ne yapılır derseniz, sörf yapılır, bisiklet kiralanıp etraftaki plajlara gidilir, içilir ve gayet güzel yatılır. Ben, sörf hariç hepsinden tadımlık olarak yaptım. Ama önce kaldığım yeri anlatayım. Mekanın adı Rocking J’s. Adı gibi yıkılıyor mekan. J, (gerçek adını hiç sormadım valla) amerikalı çılgın bir abi. Dokuz yılın sonunda oldukça ilginç bir mekan yaratmış. Adı hostel ama kapasite 250 kişi. Onlarca çadır, hamak ve oda var kalmak için. Herkes bütçesine göre bir yerde kalıyor. Ben öyle hamak, çadır filan almadım, kıydım paraya, dormda bir yatak kiraladım J . Hostelin her köşesi bir ayrı bir alem. Yerlerdeki mozaikler, duş-tuvalet kapılarındaki grafitiler, üzerinde binbir objenin bulunduğu ve şeffaf vinille kaplanmış masalar ve odalardaki kocaman aynalar burayı grotesk bir yer yapmış. Sahi, grotesk ne demekti ya! Eklektik mi olacaktı yoksa? Neyse işte, ilginç olmuş neticede.

Rocking J's. Kaldığım hostel
İlk akşam, İsviçreli iki delikanlı ve bir Amerikalı abla ile siyaset ve dünyanın ahvali üzerine keyifli bir sohbetle geçti. Ertesi gün ise, internet, kasaba turu ve fotoğraf aktiviteleri ile geçti. Kaldığım yatakhane 4 kişilik. Benden başka 2 genç Alman var. Arkadaşlarda her türlü cephane var. Bu durumda kaçınılmaz olan oldu ve gece Mango barda sona erdi. Tavsiye edilir bir mekandır, gidile. Hani hiç türk görmedim diyordum ya, ertesi gün benim ranzanın üst katına bir türk gelmesin mi. Arkadaş, Viyana’da okuyan bir genç. Adı Özgün. Sömestire tatilini baştan sondan çekiştirmiş, 5 haftalık hızlı bir tura çıkmış Orta Amerika’da. Helal olsun valla, benim gibi sonradan görmelerden olmayacak. Anneler, babalar, sözüm sizlere. Çocuklarınız 20 sine geldi mi vurun tekmeyi kıçlarına, gitsinler biraz dünyayı görmeye. Paralarını da kendileri biriktirip gitsinler (ama uçak parasını siz verin bari). Bir sürü gavur böyle yapıyor. Ne o öyle yarış atı gibi, dur durak olmadan oku oku, sonra ne istediğini bilmeden üniversiteye gir,askerlik yap ( kızlar niye askerlik yapmıyor, haksızlık değil mi bu) iş bul, evlen, ev kredisi taksidi öde, çocuk yap, yaşlan ve öl. Olur mu böyle hayat! Bırakınız şaapsınlar, bırakınız gezsinler efendim, dimi ama yani.

Pisiklet sürerken. Gördüğünüz gibi çok aktifim.

Son günümde, pisiklet kiralayıp Puntsa Uva (üzüm noktası) ya giderek Puerto Viejo’yu noktaladım. Üzüm noktası ve noktaladım esprisini anladınız dimi. Hadi ya! Anlamadınız mı? Ertesi sabah, toplanma bölgesini, otobüs garajı ve hedefide Panama olarak belirleyip huzurlu bir uykuya daldım. Bilenler bilir, benim Panama’ya girmek sorunsalım var. Bilmeyenler, önceki bölümler okunacaaak. Oku!
Konuyla alakası yok ama olsun, güzel foto. Ben çektim tabi